Yazılarım

ÖĞRENMEYİ ÖĞRENMEK

Eğitim sistemimiz, öğrenmeyi öğretme yerine ezberletmeyi tercih ediyor. Böylelikle ortaya kalıplaşmış beyinler çıkıyor. BİLİŞİM TEKNOLOJİLERİNDEKİ GELİŞMELERİ İZLİYORUM

Yaşamım boyunca, öğrenmeyi öğrenmeye çalıştım. Yeni bilgilere ulaşmayı ve özümsemeyi önemsedim. 55 yaşına geldim fakat halen bilişim teknolojilerini izlemekten ve kullanmaktan vazgeçmiyorum.

ÖĞRENMEYİ ÖĞRENMEK, SUYUN ÖNÜNDEKİ ENGELLERİ KALDIRMAK GİBİDİR

Öğrenmeyi öğrendiğiniz gibi, kazanmayı ve mutlu olmayı da öğrenebilirsiniz.

KAYBETMEKTEN KORKMAZSANIZ, KAZANIRSINIZ

Kazanmamı, kaybetmekten korkmayışıma borçluyum. Bir de tükenmeyen yaşama sevincime.
Başarmak için kaybetmeyi göze almalısın.

MUTLULUK SADECE ZİRVELERDE DEĞİL HER DÜZEYDE VARDIR

Zirveye kartal gibi süzülerek de çıkabilirsin, yılan gibi sürünerek de.  Önemli olan orada nasıl ve ne kadar kaldığın, bıraktığın izlerdir. Önemli olan, kendin için değil de toplum için ne yaptığındır. Kendin için yaptığınla değil, toplum için yaptığınla kalıcı izler bırakabilirsin.

GÜNEŞİN DOĞACAĞINI BİLMESEK BATIŞINA ÜZÜLÜRDÜK

Batan güneşe, yeniden doğacağını bildiğimiz için üzülmediğimiz gibi kaybedince de başaracağımızı düşünerek mutlu olabiliriz.

 SEVGİ VE BİLGİ PAYLAŞTIKÇA BÜYÜR

En çok kullandığım cümledir: “Sevgi ve bilgi paylaşıldıkça çoğalır.’’
Paylaşılması içinse var olması gerekir; çünkü var olmayan şey paylaşılamaz. Paylaşmak için ise yüreğinizde sevgi, belleğinizde bilgi olmasa gerekir ki insanları seversen güçlenirsin; sevildiğinde de cesaretin artar.

Sevgiyi ve bilgiyi paylaşmak kazandırır; kin ve nefreti yüreğinden atmak ise insanı arındırır. Kin ve nefreti yüreğinden atacaksın ki sevgiye yer açılsın.  Yüreğinde sevgi olanın sevgisi yüzüne vurur. Hani derler ya, “Ne nur yüzlü adam!” diye. Aslında yüzünde ki nur yüreğindeki sevginin yansımasıdır. Yüreğinde kin ve nefret olan insanların da bu durumunu yüzlerinden kolayca anlarsınız.  Yüzlerine ne kadar sevecen bir ifade vermek isterlerse istesinler bunu başaramazlar. Çünkü yüreklerinin karası yüzlerine mutlakavurur.

CESARETLİ OLUN

Cesaretsiz adam, kör bıçağa benzer. Başarmak için cesaretli olmalısınız. Mutluluğa açılan kapıyı, korkuyu yenerek aralayabilirsiniz.

Başarıya giden yoldaki aşmanız gereken ilk engel korkudur. Korkuyu aştığınızda yolunuz da açılır. Korkuyu yenmenin yolu ise üstüne gitmektir. Korktuğun şeyleri yapmaktan kaçarak korkuyu yenemezsin.

YETENEK VE CESARET AYRILMAZ İKİLİ OLMALI

Yetenek ve cesaret birlikte olursa başarı gelir. Yeteneğiniz var, cesaretiniz yok ise yeteneğinizi boşa harcıyorsunuz demektir. Cesaretiniz var, yeteneğiniz yok ise de cesaretinizin işe yaramadığını görürsünüz.
Hamur yapmak için nasıl su ve un gerekiyorsa başarmak için de yetenek ve cesaret gerekir. Ne tek başına yetenek ne de tek başına cesaret başarı getirir. Cesaret ve yetenek kuşun iki kanadı gibidir. Siz hiç tek kanatlı kuşun uçtuğunu gördünüz mü?

Hayat mektebinde öğrendiğim en önemli gerçek: Kimsenin senin  fırtınalarla nasıl başa çıktığınla ilgilenmediği, ilgilendikleri tek noktanın gemiyi karaya ulaştırılıp ulaştıramadığın olduğudur.  Nasıl yaptığından çok,  ne yaptığınla ilgilenirler. Herkes sonuca odaklanır. O zaman sen de sonuca odaklanmalısın. Hedefini iyi belirlemeli, rotanı iyi çizmelisin.

PROJE, PROJE, PROJE

Napolyon’un “Para, Para, Para” demesi gibi bende “Proje, Proje, Proje” diyorum. Proje olmadan hiçbir şey olmaz. Proje olmadan para da olmaz,  proje olmadan gelişme de olmaz. Proje olmadan çağdaş uygarlık düzeyine ulaşılamaz. “Proje, Proje, Proje”. Hangi işi yapıyor olursanız olun, önce proje yapın.

ZAMANI AKILCI KULLANIN

Geri kalmış toplumların, geride oluşlarının tek nedeni, zamanı akılcı kullanamayışlarıdır. Başarılı olmak istiyorsanız, zamanı akılcı kullanın. Zamanın en kıt kaynak olduğunu unutmayın.

Bugün sizinle hayat mektebinde deneyerek öğrendiklerimi paylaştım. Paylaşmanın güzelliğini ve yararını bir kez daha yaşayarak gördüm. Bu yazıyı yazmak için çalıştım. Öğrenmeyi öğrendiğim için, çalışmanın, bilgiye ulaşmanın ve paylaşmanın keyfini birlikte yaşadım.  Ezberlemek yerine, öğrenmeyi öğrenin yeter.

Yüreğinizden sevgi, belleğinizden bilgi eksik olmasın. SELAMLAR – SEVGİLER…

Ali Kemal AYDIN…

1-BAKMAK ile GÖRMEK ARASINDAKİ İNCE FARK

 Bakmak şahitliği, görmek derinliği ifade eder.

Bakmak sadece gözle olur; görmek, akıl, kalp ve gözün devreye girmesiyle gerçekleşir.

Bakmak bir göz hareketi, görmek bir şuur faaliyetidir.

Bakışta geçicilik, görüşte seçicilik vardır.

Bakmak en fazla tanımakla, görmek anlayıp kavramakla sonuçlanır.

Bakınca yalnız seyrederiz; görünce bir hükme varırız.

Bakmanın üst seviyesi tanımak, görmenin ki ise yaşamaktır.

Bakan kişi anlatır; gören kişi sorgular ve yorumlar.

Bakınca kenardan tutarız; görünce iki elle sarılırız.

Bakınca severiz; görünce hayran oluruz.

PEKİ YA SİZ?

BAKIYOR MUSUNUZ  YA DA GÖRÜYOR MUSUNUZ?

YA DA BAKTIKLARINIZI GÖREBİLİYOR MUSUNUZ?

BAKIP DA GÖRMEYENLERE, GÖRÜP DE ANLAMAYANLARA..!

 

2-BAKMAK ve GÖRMEK…

Eski zamanların birinde bir adam hayatın anlamının ne olduğunu kendi kendine sormaya başlamış.

Bulduğu hiçbir cevap ona yeterli gelmemiş ve başkalarına sormaya karar vermiş. Ama aldığı cevaplar da ona yetmemiş. Fakat mutlaka bir cevabı olmalı diyormuş ve dolaşıp herkese bunu sormaya karar vermiş. Köy, kasaba, ülke dolaşmış bu arada zaman da durmuyor tabi ki.

Tam umudunu yitirmişken bir köyde konuştuğu insanlar ona “Şu karşı ki dağları görüyor musun? Orada yaşlı bir bilge yaşar. İstersen ona git; belki o sana aradığın cevabı verebilir. ” demişler.

Çok zorlu bir yolculuk sonunda bilgenin yaşadığı eve ulaşmış, adam. Kapıdan içeri girmiş ve bilgeye “Hayatın anlamının ne olduğunu” sormuş. Bilge “Sana bunun cevabını söylerim ama önce bir sınavdan geçmen gerekiyor.’’ demiş.

Adam kabul etmiş. Bilge bir çay kaşığı vermiş, adamın eline ve içine de silme bir şekilde zeytinyağ doldurmuş. “Şimdi çık ve bahçede bir tur at, tekrar buraya gel. Yalnız dikkat et, kaşıktaki zeytinyağ eksilmesin. Eğer bir damla eksilirse kaybedersin.’’

Adam gözü çay kaşığında bahçeyi turlayıp gelmiş. Bilge bakmış, “Evet’’, demiş. Kaşıkta yağ eksilmemiş, peki bahçe nasıldı?

Adam şaşkın. Ama demiş. “Ben kaşıktan başka bir yere bakmadım ki”. “Şimdi tekrar bahçeyi dolaşıyorsun; kaşık yine elinde olacak ama bahçeyi inceleyip gel.” demiş bilge. Adam tekrar bahçeye çıkmış. Gördüğü güzellikler kendisini büyüleyen muhteşem bir bahçeyle karşılaşmış.  Geri geldiğinde bilge, adama “Bahçe nasıldı?” diye sormuş. Adam gördüğü güzellikler karşısında büyülendiğini anlatmış.

Bilge gülümsemiş “Ama kaşıkta hiç yağ kalmamış,” demiş ve eklemiş:

“Hayat senin bakışınla ya anlam kazanır ya da sadece bir noktayı görürsün. Hayatın akıp gider, sen farkına varmazsın. Ya da görebileceğin tüm güzelliklerin tam ortasında hayatı yaşarsın, akıp giden zamanın anlam kazanır.’’

“Hayatının anlamı senin bakışlarında gizli.”

Bakmakla görmek arasındaki farkı algılaya bilmek ayrıcalıktır. Yani nasıl bakarsak, nasıl görürsek ya da nasıl görmek istersek hayat öyle anlam kazanıyor. Saygıyı, sevgiyi, sevdayı, dostluğu, anlayışı ve daha çoğunu sayamadığımız, belki de fark etmediğimiz güzellikleri gördüğümüzde anlam kazanıyor, hayat. Oysa görmek istememek,  kaşıktaki zeytinyağı dökmemek adına bir şeydir. Ama sadece bir şey… Fakat eminim ki henüz yaşamak istediğimiz çok şey var. Gülen gözlerle başlanan bir sabahın ardından, paylaşmaya, saygıya  sevgiye, dostluğa dair ne varsa yaşamak kaşıktaki zeytinyağını dökmek pahasına güzelliklerin farkına vararak doyasıya yaşamaktır, hayatın anlamını. Aslında kısacası bakmakla ve görmenin ayırımına varabilmektir belki de.

3 – Bakmak ile görmek

Hiç düşündünüz mü acaba, bakmak ve görmek sözcüklerini? Gündelik hayatımızda çok kullandığımız bu sözcüklerini, pek farkına varmasak da hep karıştırırız. Ama yakın gibi görünse de aslında bakmak ve görmek birbirinden o kadar ayrı şeylerdir ki…

Dikkat edin; çevremizde, yanı başımızda nice insanlar var ki mutsuz, umutsuz. Ama biz çoğunlukla çevremizdeki o sevdiğimiz insanların suratına öylece bakarız. Bakarız,  hatta konuşuruz bile ama göremeyiz acısını, hüznünü. Dokunamayız, dokunmayı bırak fark etmeyiz, hissedemeyiz bile.

Veya şöyle düşünelim, sıklıkla yaşadığımız bir şey olsun. Blog yazmış, sevdiğimiz veya takip ettiğimiz birisi. Ama ne blog yazmış kendince… Anlayacağınız, kendince anlatmış da anlatmış. Ama o blog sadece okunmuş ve öylece geçilmişse, yani hiç kimse görememişse bu bloğun içinde yazanları, burada bakmakla görmek arasındaki fark ortaya çıkıyor. Herkes bakabilir ama herkes göremez her şeyi.

Hadi yine bir temenni olsun, benden herkese. Şair diyordu ya ‘”Hayat sunulmuş bir armağandır insana.” İşte bu değerli armağanın kıymetini bilelim. Kendimde dahil, öyle boş boş bakmakla olmaz, dostlar. Biraz da görmeye çalışalım,  ne dersiniz? Böylesi daha güzel olmaz mı?

1 – Görmek: Göz yardımıyla bir şeyin varlığını algılamak, seçmek.

2 – Anlamak: Kavramak, bilincine varmak, sezmek.

3 – Bir şeyi, bir yeri incelemek, gezmek.

4 – Yanına gidip konuşmak.

5 – Bir şey hakkında bir yargıya varmak, değerlendirmek.

6 – Tıbben incelemek, muayene etmek.

7 – Belirli bir zamanın içinde bir olaya tanık olmak, yaşamak, izlemek.

8 – Yapmak, etmek.

9 – Kendisine yapılmak, bir davranışla karşılaşmak.

Bakmak nedir ?

1 – Bakışı bir şey üzerine çevirmek.

2 – Aramak.

3 – Bir şeyin gelişmesi veya iyi bir durumda kalması için emek vermek

4 – Beslemek, geçindirmek.

5 – Bir iş birinden beklenmek.

6 – Hastayı muayene etmek.

7 – Tedavi etmek için ilgilenmek.

1- Korkularla yüzleşin
‪2 – Disiplinli olun
‪3 – İyimser olun
‪4 – Şikayet etmeyin
‪5 – Öğrenmeyi öğrenin
‪6 – Daha çok dinleyin
‪7 – Sonuçları ölçün
‪8 – Takipçi olun
‪9 – Yetki verin
‪10 – Öğretin
‪11 – Empati gösterin
‪12 -Dürüst olun
‪13 – İlham verin
14 – Bilginizi + Sevginizi paylaşınız
15 – SİZ varsanız BİZ varız. SELAMLAR – SEVGİLER…

Bilgi paylaşılmadığı yani kullanılmadığı sürece bilgi değildir.

“Bilgi paylaşılmadığı yani kullanılmadığı sürece bilgi değildir”. Şöyle açıklıyayım: Benim bildiklerim bana ait kalırsa, bunun kime ne faydası olur?

Dönemde rol alan bütün insanlarla konuştum; her detaya vakıfım. Şimdi bu bilgi midir? Hayır değildir. Ben bunları anlatırsam, yazarsam, paylaşırsam, yani kullanırsam bilgi olur. Aksi durumda ise bunların hepsi benimle birlikte yok olacak. Paylaşılmayan bilgi, bilgi değildir; paylaşılmayan sevgi de sevgi değildir.

Kesinlikle, hatta şunu da eklemek gerekir ki bilgi paylaşılmazsa küf tutar. Küf tutmaması için yani bildiklerimizi unutmamamız içinse en güzel yol, onu başkalarıyla müzakere etmektir. Tıpkı bir doktorun bildiklerini unutmaması için aktif doktorluk yapması gerektiği gibi paylaşmadığınız bilginiz de siz öldükten sonra tamamen yok olur gider; paylaşılmayan bilgi mezara kadar dahi varamaz.

 Bilgi Nedir – Bilgi Türleri Nelerdir?

Bilginin tanımı: Bilgi nedir? İnsan içinde yaşadığı evrende çevresindeki nesneleri yaşanan olayları ve durumları, duyu verilerini, hayal gücünü ve düşünme yeteneğini kullanarak anlamaya çalışır. Bilgi insanın çevresiyle kurduğu ilişkinin sonucudur. Özne (Subje) ile nesne (obje) arasındaki ilişkiden doğrudan duyu verileri ve yaşam deneyimleri aracılığıyla çıkarılan sonuçlar gündelik bilgiyi oluşturur. Özne (subje), anlayan yorumlayan kavrayan insan bilincidir. Nesne (obje), insanın kendi dışında yer alan her şeydir.

Bilgi yalnızca objelerin algılanması ile oluşmaz. Hayal kurma tasarlama anımsama ve düşünme de bilgiyi oluşturan unsurlardır. Örneğin bilgisayarı rengi ve biçimiyle algılamak da bir bilgidir. Pisagor teoremini düşünmek, üniversite kazanmayı hayal etmek, dünkü maçta atılan golü anımsamak da bir bilgidir.

       Bilgi Türleri     

  1- Gündelik (Ampirik) Bilgi: Özne (subje) ile nesne (obje) arasındaki ilişkinin sonuçlarının doğrudan duyu verileri ve yaşam deneyimleri yoluyla kurulması ile gündelik bilgi elde edilir.

*Özneldir (subjektiftir).

* Amaçsız sistemsiz ve yöntemsiz olarak elde edilir.

* Yaşamı kolaylaştırmasının yanı sıra yanıltıcı da olabilir.

2-  Dinsel Bilgi: Özne (subje) ile nesne (obje) arasındaki ilişkinin inanç Tanrı, kutsal kitap ve din çerçevesinde kurulduğu bilgi dinsel bilgidir.

* Dogmatiktir.

* Ayin ve ibadet kuralları içerir.

*  İnsanın iç yaşamını ve toplumsal yaşamı düzenleyen kurallar içerir.

3 – Teknik Bilgi: İnsanların yaşamlarını kolaylaştıran araç ve gereçlerin yapılmasının bilgisi teknik bilgidir.

*  İnsanların pratik yaşamlarını kolaylaştırır.

*  İnsanların doğaya egemen olmalarını ve doğayı insan yararına değiştirmelerini sağlar.

 4 – Sanat Bilgisi: Sanatçı özne (subje) nin nesnel dünyayı estetik duygusu oluşturacak biçimde kendinden bir şeyler katarak yeniden yaratmasıyla sanat bilgisi oluşur.

* Subjektiftir (özneldir).

* Yaratıcıdır.

* Sezgilere ve yaratıcı hayal gücüne dayanır.

*  Ürünleriyle somuttur.

* Bireyseldir ve duygulara yöneliktir.

5 – Bilimsel Bilgi: Özne (subje) ile nesne (obje) arasındaki ilişkinin sınırlı bir konuda ve belli bir yöntemle her zaman geçerli sonuçlara ulaşmak için amaçlı ve sistemli olarak kurulması sonucu bilimsel bilgi elde edilir.

* Bilimsel Bilgi Türleri: Bilimsel bilginin yöneldiği konu ve kullandığı yöntemlere göre bilimler üçe ayrılır:

  • Formel (İdeal) Bilimler: Konusu doğada bulunmayan insan zihninin soyutlama gücü ile ulaştığı kavramları inceleyen bilimlerdir. Örneğin, pi sayısı rakamlar sinüs açı limit gibi kavramların gerçeklikleri doğada yoktur ve insan bu kavramları zihninde gerçekleştirir. Formel bilimlerde genellikle tümdengelim yöntemi kullanılır.
  • Doğa Bilimleri: Doğada olup biten olayları neden sonuç ilişkileriyle genellemeler yaparak açıklayan bilimler doğa bilimleridir. Fizik, kimya, biyoloji, jeoloji, astronomi gibi bilimler doğa bilimleri sınıflandırmasında yer alır. Doğa bilimleri genelde tümevarım yöntemini kullanırlar.
  • İnsan Bilimleri: İnsanın ve toplumların tarihsel gelişim sürecinde yapıp ettiklerini inceleyen bilimler insan bilimleridir. Örneğin, sosyoloji toplumları ve toplumların yaşadıkları olayları yapıp ettiklerini incelediği için insan bilimidir. Tarih, sosyoloji, dilbilim antropoloji birer insan bilimidir.

**** Psikoloji insanı incelediği için insan bilimleri içinde yer alırken deneysel yöntemler kullanma özelliği ile insan bilimlerinden uzaklaşıp doğal bilimlere yaklaşır.

 

           Bilimsel Bilginin Özellikleri:

 

  • İnsanın merak ve hayretinden kaynaklanır.
  • Akla dayanır. Bilimin bulguları insan aklına uygundur.
  • Yöntemlidir.
  • Yığılarak (birikerek) ilerleyen bilgidir.
  • Nedensellik ilkesine dayanır.
  • Eleştireldir.
  • Öngörülerde bulunur.
  • Genellenilebilir bilgilerdir.

6- Felsefe Bilgisi: Özne (subje) nin evreni insanı evrende insanın yeri ve kaderini salt düşünce temelinde sistemli olarak açıklama ve yorumlama çabasına felsefi bilgi denir. Filosafia (felsefe) bilgelik sevgisi anlamına gelir. Felsefenin ilk kurucuları bilgeliği bilgiyi ve bilmeyi sevmek erdemli ve mutlu yaşamayı istemek ve aramak olarak anlamışlardır.

* Felsefi Bilginin Doğuşu: Felsefe en özgün biçimiyle ilk çağ doğa filozoflarında görülür. Felsefenin kurucusu olarak Thales kabul edilir. Thales ve diğer doğa filozofları evreni salt düşünce temelinden hareket ederek bütüncü bir yaklaşımla ele aldılar ve ilk ciddi felsefe örneklerini verdiler.

* Felsefi Bilginin Özellikleri :

  • İnsanın anlama isteğinden kaynaklanır.
  • Akla dayanır.
  • Eleştireldir.
  • Özneldir (subjektif). Sonuçları kesin değildir.
  • Yığılan (biriken) bilgidir.
  • Sınırlı bir alanın bilgisi değildir.

“Bilgiyi hak edene vermemek hak edene zulümdür. Bilgiyi hak etmeyene vermek ise bilgiye zulümdür.” doğrudan:

Sayın ADAM’ın bahsettiği bilgi türleri, 

  1. Kesin olmayan, yararlı olmakla beraber yanıltıcıda olabilen ve belirli bir yöntemi olmayan “Gündelik Bilgi”.
  2. Duygulara dayalı, hayal gücü gerektiren, estetik kaygılar içeren “Sanat Bilgisi”.
  3. İnsana fayda sağlayan, hayatı kolaylaştıran ve araç- gereç yapımına imkan veren “Teknik Bilgi”.
  4. İnanca dayalı, ahlak kural ağırlıklı “Dini Bilgi”.
  5. Gözleme ve deneye dayalı, akla dayanan ve belirli yöntemlerle elde edilen “Bilimsel Bilgi”.
  6. Felsefik bilgi.

Bu kategoriler mevcut bilgilerimizle şüphesiz, doğru bir kategoridir.

BİR TAKIM OLMANIN ORTAK ÖZELLİKLERİ

1 – Her şeyden önce bir takımı ortak bir hedefe yönlendiren etkili bir lider lazımdır. Liderin takımın amacını sürekli canlı tutması ve herkesi bu amaç doğrultusunda aynı frekans ve aynı tempoda çalıştırması gereklidir. Takım ruhu sadece aynı hedefe yürümekle değil, aynı frekansta olabilmekle yakalanır. Takımdaki herkese yönü gösterirken, kimsenin geride kalmamasını sağlayan bir liderlik, birliktelik duygusunu besler, dayanışma ruhunu canlı tutar.

2 – Takım içinde “Birimiz hepimiz, hepimiz birimiz için” duygusunun hakim olması gerekir. Takım üyeleri arasında ilişki ve iletişimin canlı tutulması şarttır. Herkesin her an birbiriyle bir diyalog içinde olması gerekir. Herkesin birbirine destek olması, yardım etmesi şarttır. Sorunların karşılıklı anlayışla çözülmesi, takım üyelerinin birbirlerine olan güvenini, duygusal bağlarını ve aidiyet hislerini besler.

3 – Takımdaki herkesin birbirini hep “daha iyiye” , “mükemmeli yapmaya” cesaretlendirmesi, olabilecek en iyi sonucu almak için desteklemesi ve kamçılaması gerekir. Liderin takıma bu duyguyu aşılaması şarttır. Böyle çalışan takımların mücadele azmi ve başarı seviyesi yükselir. Bu ruhla elde edilen başarı, alınan sonuçtan öte bir tatmin duygusu ve motivasyon yaratır.

4 – Sıra dışı başarılar, büyük bir adanmışlıkla mücadele eden takım oyuncularıyla elde edilir. Takımın amacını kabullenmeyenlerin takımda işi yoktur. Amaç zorla kabul ettirilecek bir şey değildir; insanların gönüllü bir buluşma noktasıdır. Gönüllü bir amaç birliği, takım üyeleri arasında görünmez bağlar örer.

5 – Takım üyelerinin rollerinin açık ve net bir şekilde belirlenmiş olması takımın işleyişini kolaylaştırır. İyi bir takımda kimin ne yapacağı herkes tarafından bilinir. Bir takım, birbirinden farklı özellikteki üyelerden oluşur. Hiçbir oyuncu diğeriyle aynı değildir ama her oyuncunun katkısı vazgeçilmezdir. Bir takımda hiçbir kimse diğerinden “önemsiz” ya da “değersiz” değildir. İş hayatında da sporda da iyi bir takım farklı bireylerin, farklı yeteneklerin, farklı alanlarda uzmanlaşmış insanların bir araya gelmesiyle oluşur.

– İş hayatında da sporda da yıldız oyuncular vardır. Bu oyuncular, takım üyesi olmakla birlikte herkesin kabul ve takdir ettiği üstün niteliklere sahiptirler. Yıldız oyuncuların ön planda olması, kendilerinden daha çok söz edilmesi, daha yüksek gelir elde etmeleri doğaldır. Bu nedenle yıldız oyuncuların “eşitler arasında daha eşit” bir konumda olmasını bütün takım üyelerinin kabul etmesi gerekir. Adalet bunu gerektirir. Başarılı olmak isteyen bütün takım üyeleri, üstün yetenekli yıldızları takımda tutmak, onlarla bir amaç birliği içinde olmak isterler.

7 – Birlikte mücadele etmekten keyif almak, işi aynı zamanda neşe kaynağı haline getirmek, takım ruhunun çimentosudur. Birlikte eğlenebilen takımların enerjisi dışarı taşar. Birlikte neşelenmek, gülmek, eğlenmek, zoru başarmak için enerji kaynağıdır. Bu enerji, takımın ortaya koyacağı mücadelenin yakıtıdır.

8 – Takım üyelerinin her birinin sonuca katkısını liderin fark edip takdir etmesi, olumsuz tavır ve davranışları ise bire bir görüşmeler yaparak geri bildirmesi son derece önemlidir.Takdir motivasyonu artırır. Etkili ve yerinde bir geri bildirim ise her oyuncunun kendisini geliştirmesinin yolunu açar. İnsanlar kendilerine değer verildiğini hissettikleri, katkılarının bir anlamı olduğunu düşündükleri takımlara bağlanır ve daha çok katkı, fedakarlık yapmak isterler. Takımı takım yapan birlik ve beraberlik duygusu bu şekilde güçlenir.

9 –  Bir amaç uğruna, takım ruhuyla çalışan insanlar yaptıkları işte anlam bulurlar. Bu anlam başarının en önemli kaynağıdır. Çok elverişli imkânları, nitelikli yıldız oyuncuları olan futbol takımlarının başarısızlıklarının sebebi, bir amaçtan yoksun olmaları ve oyuncuların yaptıkları işte bir “anlam” bulamamalarıdır.

10 – Hedef bilinci hem iş dünyasında hem sporda elbette çok önemlidir; ama tek başına hedef pek işe yaramaz. Bir amaç birliği olmadığı zaman ne kadar parasal ödül olursa olsun insanlar kendilerini yaptıkları işe adamazlar. Başarı insanın inandığı bir amaç uğrunda çalışmasıyla elde edilir. İnsanın yaptığı işten anlam bulması da böyle mümkün olur. Bir şirketin veya bir takımın başarılı olması için insanlara bu amacı aşılayacak bir lider olması ve liderin takım ruhunu canlı tutacak koşulları yerine getirmesi gerekir.

TAKIM  RUHU  PARAYLA  SATIN  ALINAMAZ.

1 – Bir şirketin başarılı olması için nitelikli çalışanlara ihtiyacı vardır. Eğer insan sermayesi yeterli değilse şirket ne kadar maddi kaynağa sahip olursa olsun başarılı olamaz. Futbol, basketbol takımlarının da başarısı oyuncu kalitesiyle doğru orantılıdır. Bugün dünyanın en başarılı futbol takımları, en değerli oyunculara sahip olanlardır.

2 – Başarıyı belirleyen faktörler arasında iyi bir yönetim, iyi bir strateji, maddi imkanlar ve elbette şansın da payı vardır.

3 – Ama bütün bunların yanı sıra başarıyı belirleyen en önemli faktörlerden biri de takım olabilmektir. Kişisel gelişim uzmanlarımızın yorum ve muhakemelerinin de  bu doğrultuda olduğunu gözlemlemekteyim ve dünümle bu günümle her konuda bu yorum ve muhakemelere  ticaret, siyaset ve genel yaşamımız için doğru  bilgilendirme olduğuna  inanmaktayım.  Hepimizin hayatımızın her anında, rollerimiz değişse de aslında her zaman bir takımın parçası olduğumuzu söylenir. Ailemiz de çalışma arkadaşlarımız da ait olduğumuz sosyal gruplar da aslında tam anlamıyla birer takımdır ve biz her takımda farklı bir rolü üstleniriz.

4 – Takım ruhu, insanların egolarını ikinci plana atıp takımın başarısı için mücadele etmesiyle elde edilir. Takım üyelerinin, aynı zamanda hem birey olmaları hem de takımlarıyla tek vücut olmaları gerekir. Takım olmak demek, aynı değerleri paylaşıp ortak bir hedefe kilitlenmek demektir.

5 – Başarılı olmak için maddi imkânlar, nitelikli insanlar, güçlü bir lider ve şans gereklidir ama takım üyelerini birbirine bağlayacak bir “amaç birliği” yoksa başarılı olmak mümkün değildir. Amaç birliği sadece bir hedefe kilitlenmekle elde edilmez. Bir şirketin satış hedefi ya da bir takımın ligi birinci sırada bitirme hedefi bir “amaç” değildir. Hedefe varmak, bir performans ölçütüdür. Amaç ise bir insanın veya bir takımının bir hedefe ulaşmasının arkasında yatan nedenle ilintilidir. Amaç, insanın inançları ve değerleriyle ilgilidir. Hedefler ölçülebilir ama amaç ölçülemez. Amaç daha derinde olan ve insanın varoluşuyla ilgilidir. Hedeflere ulaşmak hatta geçmek bile mümkünken insanlar bütün ömürlerini somut sonucu olmayan bir amaç uğruna harcayabilirler.

6 – İyi bir takım sadece iyi oyuncularla değil, onları birbirine bağlayan görünmez bağlarla oluşur. Bir takımda bu kimyayı yakalamak için, oyuncuları heyecanlandıran bir amaç birliğine ihtiyaç vardır. Bu amaç birliğini yakalamış, uyumla hareket eden takımlar, bütün imkansızlıklara rağmen başarılı olurlar.

7 – Çok pahalı yıldız oyunculardan oluşan takımlar, kendilerinden beklenen başarıyı gösteremezken onların yarısı değerindeki takımların onlardan daha başarılı olmalarının sebebi, bir amaç birliğine ve bir takım ruhuna sahip olmalarındandır.

8 – Vasat oyunculardan oluşan bir takımın, sahaya koyduğu mücadele gücü, inanç, dayanışma,  motivasyon gibi özelliklerin yarattığı etkiyle çok kaliteli futbolculardan oluşan bir takımı yenebilmesi bu nedenledir.

9 – İmkânları son derece kısıtlı şirketlerin, bütün yokluk ve zorluklara rağmen başarılı olmaları, çalışanların kendilerini işlerine adayacak bir amaç birliğini yakalayabilmiş olmalarındandır.

10 – Takım ruhu, parayla satın alınamaz. Para, insanların işlerini yapabilmeleri ve hayatlarını sürdürmeleri için bir araçtır ama onları bir takım yapmaya yetmez. İş dünyasında olsun, sporda olsun bir amaç birliğine varıp fark yaratan takımların dünyanın her yerinde takdir görmesi, parayla satın alınamayan bir başarıyı ortaya koydukları içindir.

1 – Sorgulama Nedir ?

Sorgulama, en basit anlamıyla “Bir suçla ilgili olarak ilgili kişilere sorular sormak” anlamına gelse de bu çok dar kapsamlı bir tanımdır. Sorgulama, geniş anlamıyla “Kişiler, varlıklar, kurumlar, olay ve olgular ile fikirler, inançlar ve ideolojiler hakkında, sorular sormak, düşünmek, araştırma ve incelemeler yapmak, o konuyla ilgili doğru ve yanlış yönleri ortaya koymaktır.” demektir. Sorgulama akıl gerektirir; bu nedenle insana özgüdür. Denilebilir ki insan doğa ve toplum içindeki huzur ve mutluluğunu büyük ölçüde bu yeteneğiyle sağlar.

 2 – Sözlükte “Sorgulamak” ne demek?

  • Suç niteliğinde bulunan bir sorun üzerine ilgili bulunanlara sorular sormak.
  • Bir sorunu, bir gerçeği eleştirel olarak incelemek.

3 – Sözlükte “Eleştiri” ne demek?

  • Bir insanı, bir yapıtı, bir konuyu, doğru ve yanlış yanlarını bulup göstermek ereğiyle inceleme işi, tenkit, kritik.
  • Bir yazın ya da sanat yapıtını her yönüyle inceleyip açıklamak, anlaşılmasını sağlamak ve değerlendirmek amacıyla yazılan yazı türü, tenkit, kritik.
  • Özellikle bilginin temellerini ve doğruluk durumunu inceleme, sınama, yargılama.

 4 – Sahiplenmek

  • Bir şeye sahip çıkmak.
  • Korumak, arka.
  • Çıkmak, gözetmek.

 5 – Eleştiri  Nedir ?

  • Bir insanı, bir eseri, bir konuyu doğru ve yanlış yanlarını bulup göstermek amacıyla inceleme işi, tenkit.
  • Özellikle bilginin temellerini ve doğruluk durumunu inceleme, sınama, yargılama.
  • Eleştirmek, kritiğini yapmak, tenkit etmek, kusur bulmak.
  • Eleştirmek, tenkit etmek.
  • Yermek, kınamak, kusur bulmak.
  • Değerini ölçmek.
  • Bakmak, dikkatle gözden geçirmek.
  • Muayene etmek.
  • Teftiş etmek.
  • Sınava tabi tutmak, imtihan etmek, yoklamak.
  • Sorguya çekmek.

6 –  Neden ?

  • Bir olayı ve durumu gerektiren, doğuran başka olay veya durum, sebep.
  • Bir olayı doğuran başka bir olayı sormak için kullanılan bir söz; niçin.
  • Bir olayın gerçek nedeni. Bir şeyi etkileyen, oluşturan, doğuran; etkinin bağlılaşık kavramı; gerçek etkilere ve değişmelere yol açan etkileme.

7 – Niçin ?

  • Hangi amaçla, hangi sebeple, neden, niye?
  • Bir olayı ve durumu gerektiren, doğuran başka olay veya durum, sebep.
  • Bir olayı doğuran başka bir olayı sormak için kullanılan bir söz; niçin.

8 – Soru Nedir ?

  • Bir şey öğrenmek için birine yöneltilen ve karşılık gerektiren söz veya yazı, sual.
  • Genellikle kim, kaç, ne, niçin, nasıl, nerede, neden gibi sözcüklerle ya da (mi, mı, mu, mü) soru ekleriyle kurulan söz.

9 – Yapıcı Eleştiri Nedir ?

  • Karşı tarafın anlayacağı dilden, uygun kelimelerle, uygun bir konuşma tarzıyla yapılan, karşı tarafın iyi anlamda düzelmesi fikrini barındıran eleştiri türü.
  • Yapılan hatadan ders alınmasını sağlayan ve kırıcı eleştiri gibi gerçeği merkeze alan eleştiri türü. Kırıcı eleştiriyle kaybedilme olasılığı yüksek olan özgüven ve heyecanı muhafaza ederek, üstüne üstlük devam etmeyi sağlayan eleştiri.
  • Olumlu ya da olumsuz eleştiri vardır. Sanıldığı gibi kötü bir şey değildir. Eleştiri almakta insana çok şey katar, olumlusu da olumsuzu da.

PAYLAŞMASINI BİLMEK

Kendisi için daha fazlasını isteyenler paylaşırlar. Sahip oldukları ile yetinenler, paylaşmayanlar gerçekte bencil olmayanlardır. (Ne demek istendi?)

Eğer toplum içinde yaşamasını öğrenmek ve toplumun bir parçası olarak varlığımızı sürdürmek istiyorsak bilmemiz, yapabilmemiz ve istememiz gereken çok önemli bir eylem, paylaşmaktır. Paylaşmasını öğrenen bir insan bağımsız ve bağlantısız bir birey olmaktan çıkmaya ve bağlantılar oluşturarak bir topluluğa ait olmaya başlar. Paylaşmaya yönelik düşünme ve davranma toplumsallaşma sürecinin belki de ilk ve en önemli adımıdır.

Paylaşmak, bir insanın sahip olduğu herhangi bir şeyi bir başkasına ya da başkalarına bilerek ve isteyerek vermesidir. Bu; para, mal, eşya gibi görünür, elle tutulur bir şey olabileceği gibi zaman, bilgi, tecrübe ve inanç gibi gözle görülmeyen, elle tutulmayan bir kaynak ya da değerler de olabilir. Bunların ötesinde sevinç, üzüntü, sevgi ve öfke gibi duygular da paylaşılabilir ve paylaşılmalıdır.

Paylaşma konusunda hemen tüm dinler ve gelişmiş kültürler özendirici önerilerde bulunurlar. Çoğu yazarlar, düşünürler, din adamları ve toplum bilimciler, toplumsal yaşamda barış ve güvenin paylaşım kültürünün yerleşmesine bağlı olduğunu kabul etmektedirler. Onlar, insanlara bencil olmamalarını, sahip olduklarını yalnızca kendilerine saklamamalarını, paylaşmalarını, en azından başkalarına yararlı olacak şekilde kullanmalarını öğütlemektedirler.

Çoğumuz bilgi ve sevginin paylaşıldıkça azalmadığını, aksine çoğaldığını biliriz. Dini inancı güçlü olanlar maddi varlıkların da (gerçek ihtiyaç sahipleriyle) paylaşıldığında azalmadığına, tam tersine çoğaldığına inanırlar. Bu dünyada ya da ölümden sonraki yaşamda verdiklerinden daha fazlasını kazanacaklarını kabul ederler. Garip gelebilir ama özellikle bilgi ve sevgi söz konusu olduğunda paylaşmamak bencilliktir.

Paylaşmak, başkalarına duyulan ilginin ve güvenin bir ifadesidir. Birbirine ilgi duyan ve güven duyan insanlar güçlü topluluklar ve toplumlar oluştururlar.

Paylaşmak çoğu kez karşındakine bir değer yaratmak, ona bir iyilik yapmak içi, onun iyiliğini isteyerek yapılır. Şüphesiz ki bu iyi niyet ve olumlu yaklaşım karşılıklı olmalıdır. Açıkça bir karşılık bekleyerek ve hatta bu karşılığın adını koyarak paylaşmak ise paylaşmak değildir, alışveriştir, ticarettir.

Gerçek paylaşmak, bir insanın kendi sahip olduğu ve değer verdiği bir şeyi bir başkasıyla paylaşmaktır.

Paylaşmak, iş ortamlarında, çalışanlar arasında görevi, sorumluluğu, iş yükünü, kararları, sonuçları, başarıyı ve başarısızlığı paylaşmak anlamına gelir. Gerçek paylaşım anlayışı içinde çalışan organizasyonlarda güven, iletişim, biz bilinci ve takım ruhu vardır. Yüksek performanslı takımlarda en yaygın gözlenen özelliklerden biri, açıklık ve dürüstlüğe dayalı iletişimle sağlanan güven ortamında bilginin, kaynakların ve kazanımların hakça paylaşılmasıdır.

Eski anlayış bilgiyi, gücü, yetkiyi, liderliği, sorumluluğu paylaşmayı kabul edemez, paylaşımın mantığını anlayamaz.

İnsan her yaşta çocuk gibidir. Başı daima sevgiden bir yastık arar.

Gerçek Sevgi, yayılan ışığa benzer. Güneş gibi, iyiyi ve kötüyü, haklıyı ve haksızı ayırt etmeksizin aydınlatır.

İnsanlar tarih boyunca devamlı bir düzen arayışı içinde olmuşlardır. Ancak, bir kısmının düzen dediği husus diğerleri için kargaşa olmuştur. Bu, bugün de böyledir, yarın da böyle olacaktır. Bu bakımdan birey olarak görevimiz, insanlara bir sistem dayatmayıp, karşıt görüşlü insanlar arasında sevgiyi yakalamak, kutuplaşmayı arka plana atarak sevgi bağlarını güçlendirmektir. Dünyanın değişen değerleri arasındaki değişmeyecek tek şey sevgidir.

   SEVGİ KAVRAMINA İLİŞKİN AÇIKLAMALAR

Tarih boyunca sevgi kavramın sayısız tanımı yapılmış, ancak hiçbiri bu kavramı tam olarak anlatamamıştır. Gönülden bağlanmayı sağlayan bu üstün bireysel duyguyu kısaca tanımlamak onu sınırlamak demek olacaktı. Başlangıçta, sevgi sözcüğüne ilişkin tarifleri çoğaltarak çalışmama başlamak istedim. Ancak, sonra bu tanımları herkesin kendine bırakmanın daha uygun olacağını değerlendirdim.

İnsan yaratıcı bir varlıktır. Yaratma duygusu her zaman beraberinde bir tatmin ve haz duygusunu da getirir. İnsanı obje, yaratıcılık ve yaratmayı da amaç kabul edersek; insanı bu amaca ulaştıran araç da sevgidir. İnsan sevgi ile yükselir ve ancak sevgi ile yaratır. Sevgi yaratıcı ve yapıcıdır. Sevginin dünyamızda yeşerip gelişebilmesi için üç aşamanın varlığı söz konusudur.

  1. Kendini Sevme: İnsan ilk yaratıcılığı kendi üzerinde sergilemeli, kendi kişiliğini şekillendirmeli ve kendini tanımalıdır. Böylece insanoğlu, önce en birinci obje olan kendisine sevgi ile yaklaşmayı becerebilmelidir. Kendini seven, kendisine sevgiyle yaklaşan insan kendini daha iyi tanıyıp, eksikliklerini gidermeye, daha iyi olmaya çalışacaktır. Ayrıca kendine karşı acımasız olmayıp, hoş görülü ve bağışlayıcı da olacaktır.
  2. Başkalarını sevme: Kendisi sevgi ile güçlenen insan, çevresindeki diğer insanlara bir şeyler verebilmek, onların yaradılışlarına katkıda bulunmak, onlara sevgi vermek ister. Böylece, Başkalarını Tanıma aşamasına gelinir. Çünkü başkalarını sevmek, onları tanımaya başlamakla ilk hızını alır. Tanımadan sevemeyiz, tanıdıkça severiz, tanımak için ise, ilgi göstermek, anlamaya çalışmak ilk koşuldur. Unutulmamalıdır ki sevgi, bilgi gibidir. Vermekle, paylaşılmakla tükenmez. Nasıl bilgi bizde varsa ve başkalarına öğretmekle yok olmayacaksa, sevgi de bizde olduğu sürece, başkalarına vermekle tükenmez. Bununla birlikte, yaşamımızda vereni mağrur, alanı mahcup etmeyen tek olgu sevgidir. Kendinden emin olmayan insan, sevgiyi kendisinde değil, karşısındakinden bekler.
  3. Paylaşılan Sevgiye Erişmek: Sevgiyle dolu, güçlü, yaratıcı ve yapıcı nitelikteki insanlar, başkalarına da aynı sevecenlikle ve vericilikle yaklaşıp ellerini uzattıkça, uzanan ellerin yolları kesişecek, insanlar sevgilerine karşılık beklemedikleri halde kendilerine de aynı duygularla bakan insanların varlığı ve çokluğu nedeniyle ihtiyaçları olan sevgiyi fazlasıyla alabileceklerdir. Bu sevgiye, insanları birbirlerine çeken kuvvet de diyebiliriz. Böylece sevgi veren, verdiğinden de fazlasını alabilen insanların yaşadığı sevgi dolu bir dünyanın oluştuğunu bütün varlığımızla hissedebiliriz.

Çoğumuz sanki sevgiyi öğrenmemiş gibi davranmayı sürdürürüz. Oysa sevgi, çoğu kez her insanın içinde hareketsiz yatar ve tüm güzellikleriyle çiçek açmak üzere esrarlı bir dönemi bekler. Bazıları bunu ömürlerinin sonuna dek beklerler. Çoğumuz yaşamımızı sevgiyi aramakla, sevginin içinde yaşamaya ve onu bulmadan ölmemeye çabalamakla geçirdiğimiz gerçeği ile yüz yüze kalmayı reddeder gibi görünürüz.

Sevgi, gerçek insanlara göre, bir garanti olmadan kendimize yüklenimde bulunmak, karşı kişide bizim sevgimizle sevgisinin oluşacağı umuduyla kendimizi tümüyle vermek, bir şeyler beklememek, paylaşmaktır. Sevgi bir ayna gibidir. Bir kişiyi sevdiğinizde o kişi sizin aynanız, siz de onun aynası olursunuz… Bu aynalar bir diğerinizin sevgisini yansıtırken sizler de sonsuzluğu görürsünüz.

Sevginin üç temel unsuru mevcuttur.

  1. Sevginin etken yapısında almaktan önce vermek vardır. Ancak kişi sahip olmadığı şeyi veremez. Sevgiyi verebilmek ve paylaşımda bulunabilmek için sevgiye sahip olmak gerekmektedir.
  2. İkinci unsur ise ilgidir. (Seven kişinin sevdiğine duyduğu ilgi). Bunu sevmenin eylemi olarak da algılayabiliriz. İlginin varlığı, sevginin de varlığına delildir. Kişiler uğruna emek harcadığı şeyleri sever,  sevdikleri için emek harcarlar.
  3. Sorumluluk, Saygı ve Bilgi, beraberce sevginin diğer bir unsurudur. (Bir insandan sorumlu olduğunu hissetmek, onu olduğu gibi görebilmek ve o insanı bilmeye, tanımaya çalışmak diye tanımlanabilir.)

Sevme isteği, sevmek değildir. Sevgi, yaptıklarıyla belli olur. Sevgi bir irade olayıdır, yani sevgide hem niyet vardır hem de eylem. Çocukluğumuzdan beri herhangi bir çaba harcayışımızda bir ödün beklememiz bize öğretilmiştir. Eğer bir yerde çalışırsak uygun bir ücret bekler, bunu alamazsak işten ayrılırız. Bir yere bitki veya ağaç dikersek ondan çiçek veya meyve vermesini bekleriz. Vermezlerse söker atarız. Bir işe zamanımızı ayırırsak bir sevinç ya da övgü bekler, bu olmazsa o işi yeniden yapmaya karşı çıkarız. Gerçekte ortaya konan ödünler çoğu kez öğrenmenin itici gücü olur. Oysa sevgi böyle değildir. Yalnızca sevgiyi bir beklentimiz olmadan veririz. Örneğin, sevdiğimiz kişinin de karşılık olarak sizi sevmesine ısrar edemezsiniz. Bu düşünce yapısı anlamsız olur ve mizah sayfalarını süsler. Bununla birlikte bilinçsiz olarak çoğu kişinin yaptığı budur. Eğer gerçekten seversek bu durumda sevgimizin karşılık göreceğine inanmak, güvenmek, umut vermek ve bu fikri benimsemekten başka seçeneğimiz kalmaz.

Sevgi, dostluğun bağı ve toplumsal birliğin temelidir. Kötülükleri, çekişmeleri, çatışmaları, kini, kıskançlığı, bencilliği, umursamazlığı giderir. Ancak insan, yaratılışında sevgi dolu oluşuna karşın, yaşamı boyunca karşılaştığı çeşitli olay, etmen ve olguların etkisi altında kalarak, başkalarından almayı beklediği sevgiyi, onlardan esirgemeye yönelebilir. Bu durum, insanların genelde vermekten çok alma eğiliminde bulunmalarından kaynaklanır. Sevginin önemini ve değerini anlayamayan bir insan bunu kötüye kullanınca, bir diğeri sevgisini esirgemeye başlar.

Sevgi yalnızca vermek değildir; akıllıca, sağduyulu ve mantıklı bir biçimde vermek ve bazen de vermemektir. Sevgi, mantıklı övgü, mantıklı eleştiri demektir.

Özetle, sevgi merkezkaç, sevilene doğru gerçek bir ilerleyiştir. Süreklidir ve akışkandır.

“Mutlak Gücün Yolu Sevgi’’ adlı eserinde bu algılayış için: Her kişilik, frekansı ya da güçsüz yönleri kendisininkine benzeyen bilinçlere sahip kişilikleri kendisine çeker. Öfke frekansı öfke frekansını, açgözlülük açgözlülüğü çeker ve bu böylece sürüp gider. Bu çekim yasasıdır. Sevginin sevgiyi çektiği gibi, olumsuzluk da olumsuzluğu çeker. Onun için, kızgın bir insanın dünyası kızgın insanlarla, açgözlü bir insanın dünyası da açgözlü insanlarla doludur ve sevgi dolu bir insan, sevgi dolu insanların dünyasında yaşar” demektedir.

Aslında dünya ve evrenimiz mükemmellikten yoksun değildir. Tüm günahlar bağışlanmayı, tüm çocuklar gelişme ve olgunlaşmayı, tüm olgunlar ölümü, tüm ölenler de “sonsuz yaşamı” kendi içinde taşır…”

O halde koşulsuz sevgi her şeyin özüdür. “Gereksinme duyduğum şey, başkalarının beni daha çok sevmesi değil, benim onları daha çok sevmemdir.” diyebilmektedir.

Gerçek, koşulsuz sevgi, duyarak, düşünerek, anlayarak verilen ve aynı şekilde alınan bir sevgidir. Sevginin hiçbir karşılığı beklenmez. Özden öze ve içten içe uzanan böylesine bir sevgi, güzellikleri oluşturur.

Koşulsuz sevgi, beyazın renklerle ilişkisidir. Çoğumuz, beyazı, renk yokluğu olarak algılarız. Beyaz, var olan tüm renklerin bileşimidir. Sevgi de öyle. Sevgi, duyguların (nefret, kızgınlık, şehvet, kıskançlık, şüphe) yokluğu değil, tüm duyguların bileşimidir. Ruhun koşulsuz sevgiyi deneyimlemesi için, her insani duyguyu deneyimlemesi gerekir.

Gerçek, koşulsuz sevgi, yalnızca öz eleştirisini yapabilen bilgili ve olgun kişilere özgü bir yetenek de değildir. Bilgisizlik ve bağnazlık içinde yaşayanlar, batıl inançlara ve dogmalara saplanmış olanlar da sevgi oluşturabilirler. Fakat onların sevgisi ya içtepisel (bilinçdışı) ya da fanatiktir. Böylesine bir sevgi, kişilere, insanlar arasında ayırım yapma ve ayrıcalık gütme eğilimi getirir. Bu da sevginin sınırlı kalması, ön yargılara ve koşullara bağlanması demektir. İnsan sevgisinin, hele ”İnsanlık sevgisi” nin yüceliği, ön yargılardan arınmış ve koşulsuz olmasındadır.

Sevgi, bireysel ve toplumsal ilişkilerde dostluk ve kardeşliğin harcı (birleştirici katkı maddesi) olup, nasıl ki doğa, kendi yasalarıyla uyumlu bir mükemmellik düzeni içinde işlevini yürütürse, insan yaşamındaki mutluluk kaynağı ve göstergesinin şaşmaz düzen de insan sevgisidir.

İnsanlarda hücreler – organların çalışması sonucu hücre ve vücut düzeyinde biyo-elektrik akım ve yükü ortaya çıkar. Bu biyo-elektrik akım yükünü elektro aletleri ile saptayabiliriz. İndükleme yoluyla ortaya çıkan bu akımı dokunmatik TV ve diğer ev aletlerini açar-kapatırken kullanır, hisseder, gece yün giysilerimizi çıkarırken kıvılcımlar halinde görebiliriz. Madeni bir cisme dokununca vücuttan madene geçen, hissedilen elektrik yükünün insanda yaptığı fizyolojik değişiklikler vardır. Örneğin: Romatizma ağrılarından kurtulmak için  ele ve ayağa takılan bakır ve manyetik bilezikler, bazı hastalıklarda uygulanan akupuntur, sinirliliği ve stresi atma için zaman zaman insanların kendini topraklaması, yalınayak gezme veya toprak hatlı ayakkabı kullanma  gibi.

İnsanların birbirlerini sevmesinin ancak bu biyo-enerji yükünün dengelenmesiyle oluşacağına dair düşünceler ağırlık kazanmaktadır. Çoğu kez, aynı biyo-elektrik yükü taşıyan kişiler hemen birbirlerini sever ve birbirlerine çabuk ısınırlar. Biyo-elektrik yükü farklı  kişiler de bunu el sıkışarak veya kucaklaşarak dengeleyebilirler.

BİLİYORUM SİZi ???

Öyle kişiler tanıyorum ki

Satış uzmanlarını tanıyorum.

Eğer adam satmanın ticareti olsa

Rekor kıracak kişiler tanıyorum.

Menfaati olduğu zaman kul olan,

Menfaati bitince yok olan kullar tanıyorum.

Başında saç kalmamış,

Kalbi tüy dolu, kıllar tanıyorum.

Zorda olduğu zaman “Allah” diye inleyen,

Gücü eline geçirince inim inim inleten, sahtekârlar tanıyorum.

Gülü kokusuz, dili dikenli,

Gül görünümlü, yapay çiçekler tanıyorum.

Yüzü gülen, gönlü kin güden,

Arkasını düşünmeden giden, yolcular tanıyorum.

Makama gelmeden önce insan,

Makama gelince değişik bir lisan, hastalar tanıyorum.

Arkasına alınca birilerini,

Kendini dağ zanneden, çukurlar tanıyorum.

Ayıya dayı diyen,

Her şeyi yiyen, ayıcıklar tanıyorum.

Aynaya bakınca kendini dev zanneden,

Dağları sarstığını düşünen, cüceler tanıyorum.

Günün aydınlığından korkan,

Işıktan kendini saklayan, geceler tanıyorum.

Cümle kurmasını bilmeyen,

Kendini âlim zanneden, dili bozuk, heceler tanıyorum.

SADECE BUNLARI DEĞİL, ADAM GİBİ ADAMLAR TANIYORUM.

DOSTUNA ÖLÜMÜNE KOŞAN YİĞİTLER VAR, ONLARI DA TANIYORUM…

ONLARA SAYGI VE SEVGİ DUYUYORUM.

İYİ Kİ VARLAR, DOĞRU VE GÜZEL İNSANLAR SİZ GÜZELLİKLER ÇOK YAŞAYIN.

“BEN” ANLAYIŞINI TOPLAM KALİTE ÇERÇEVESİNDE “BİZ” ANLAYIŞIYLA BÜTÜNLEŞTİREBİLİRSEK, VATANIMIN, MİLLETİMİN, ÜLKEMİN ÖNÜNDE DOĞRULUKTAN VE GÜZELLİKTEN SAPMAMAK KAYDIYLA DURABİLMEK MÜMKÜN OLACAKTIR…  SELAMLAR – SEVGİLER…

ALLAHIM
Zalimlere karşı ayaklarımızı
Düşmana karşı bileğimizi
Fitneye karşı kalbimizi
Yalana karşı İmanımızı 
Korkuya karşı kalbimizi sağlam kıl
Zihnimizi uyanık aklımızı açık
Kılıcımızı keskin eyle
Bizi birbirimize kenetle
Bizi şehitlerimizin hakkından
Gazilerimizin hukukundan
Ecdadımızın mirasından haberdar eyle
Vatanımızı koru devletimizi ebedi kıl
İslamin son ordusunu muzaffer eyle
Senin adınla bir adım attık
Senin adınla son nefesimizi vermeyi
Bize nasip eyle…
SİZ varsanız BİZ varız. SELAMLAR – SEVGİLER…..

BEN + SİZ = BİZ
Benden olgun insan isterim karşımda!
Benden dürüst!
En ufak dalgada
Arkasını dönmeyecek kadar olgun!
Arkamı döndüğümde,
Sırtımdan vurmayacak kadar güvenilir!
Bir o kadar cesaretli olmalı!
Yağmurdan ıslanıp, fırtınadan kaçmamalı!
Ayağı taşa takılınca kayadan korkmamalı!
İşine gelince sevip!
Zoru görünce bırakmamalı!
Akıllı olmakta bir şey değil, mühim olan o aklı yerinde kullanmaktır ???.

SELAMLAR – SEVGİLER…..